11 Ocak 2013 Cuma

14. YÜZYILDAN 19. YÜZYILA KADAR DİNİ – TASAVVUFİ TÜRK ŞİİRİ


14. YÜZYILDAN 19. YÜZYILA KADAR DİNİ – TASAVVUFİ TÜRK ŞİİRİ


Türk şiiri farklı dönemlerde çeşitli faktörlerden etkilenmiştir. Özellikle din faktörü şiirimizi etkileyen en önemli unsurlardan biridir. Kabul edilen dinin membaından gerek dilimiz gerekse kültürümüz etkilenmiştir. Gerek o membaın dilinden kelimeler alınmış gerekse kültürel unsurlar benimsenmiştir.
10. yüzyıldan sonra da İslamiyet’in etkisi hissedilir derecede ortaya çıkmıştır. Fuad Köprülü’nün açıklaması bu etkiyi son derece güzel açıklar ve tasavvufun edebiyatımız için önemini belirtir:
            “ Türk ulusu 10. Yüzyılın ikinci yarısından sonra kitleler halinde İslamlığı benimsemiş, Türk toplumu köklü bir değişimin atmosferine girmiştir. Türk köylerinde İslamlık öncesi edebiyatımızın gelenekleri, sözlü edebiyatımızın kökenleri, eski ozanlarımızın etkileri devam ederken; Türk kentleri hızla Arap-İran edebiyatı kültürünün yarattığı divan edebiyatı alanına kaymıştır. Her iki edebiyatın birleşip kaynaşmasında din, özellikle de tasavvuf büyük bir etken olmuş, tasavvuf edebiyatımızın yüzyıllar boyu süren macerası başlamıştır.”[1]
             Peki nedir tasavvuf? Neden ortaya çıkmıştır?  Bir çok âlim, araştırmacı, akademisyen v.s. çeşitli tanımlarda bulunmuşlardır. Prof. Dr. Selçuk Eraydın’ a göre tasavvuf “ insanın lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilip, hâlen yaşamasıdır.”[2] Ünlü mutasavvıf Cüneyd-i Bağdâdî ise tasavvufu “ tasavvuf ihtiyarı terk etmektir” ; “ tasavvuf Hakk’ın seni senden öldürmesi kendisiyle ihyasıdır”[3] der. Ruveym ise “ tasavvuf Allah’ın murâd ettiğine teveccüh etmek ve O’nun iradesine teslim olmaktır” der.[4]
            Tasavvufun neden ortaya çıktığı ile ilgili Selçuk Eraydın’ın yorumu ilginçtir. Tasavvufun ortaya çıkışını yaşanan İslâmî hayatın, zaman geçtikçe eski gücünü kaybetmesine, zühdî hayatın zayıflamasına bağlar.[5] Oysa tasavvuf arınmanın temsilidir. Kaynak olarak da Hz. Peygamber’in Hira mağarasında inzivaya çekilmesi herkesçe makbuldür. Binaenaleyh Beyâzid-i Bestâmi, Celâleddin-i Rûmî, Cüneyd-i Bağdâdî gibi mutasavvıfların yaşadıkları dönemlerde de İslamiyet’in ilk dönemlerindeki o hassasiyetin olduğunu görürüz. Böylece tasavvufun ortaya çıkışını İslami hayatın, zayıflamasına  değil de kişinin kendisini Allah’a adamak istemesine bağlamak daha doğru olur. Zira tasavvufun en önemli özelliklerinden biri de insanın içerisinde kıvılcım çıkarmasıdır. İçerisinde ilahî aşk taşıyan veya böyle bir potansiyele sahip insanlar çevrelerini dinlemezler. Masivaullahı terk ederler. Bu da sosyal hayatla ilgili değildir.

            Anadolu’nun fethiyle beraber Anadolu’da siyasi ve içtimai hayat sağlam bir zemine oturmuştur. Anadolu Selçuklu Devleti, bölgeyi  Türkler için cazip bir yer haline getirmiş, o bölgenin kültür coğrafyası olmasını sağlamıştır. Anadolu yurt edinince  Orta Asya’ dan da Türk kafileleri bu bölgeye göç etmişlerdir. Göç eden bu kafileler arasında da birçok mutasavvıf vardır. Bu mutasavvıflar, Anadolu coğrafyasındaki tasavvufun ve tasavvuf edebiyatının oluşumunda önemli birer rol oynamışlardır.[6]
Türk Tasavvuf edebiyatı, 12. yüzyılda Hoca Ahmed Yesevî ile Türkistan coğrafyasında başlamış, Anadolu’nun fethiyle de Anadolu’ya yayılmıştır. 14. yüzyıla kadar birçok mutasavvıf şair yetişmiştir ancak bunlar arasında en tanınmışı ve en başarılısı Yûnus Emre’dir. Ahmed Yesevî’ nin Türkistan’da söylediği hikmetlere karşılık Yûnus da Anadolu’da ilahi söylemiştir. Yesevî’nin hikmetleri gibi Yûnus’un da ilahileri tekkelerde bestelenmiş ve günümüze kadar ulaşmıştır.[7]
            14. yüzyıl ile 19. yüzyıl arası Türk Tasavvuf şiirine geçmeden önce Türk Tasavvuf şiirinin dili ve şekil özelliklerini, Divan ve Halk edebiyatları ile ilişkilerini incelemekte fayda vardır. Mutasavvıf şairler, Türk milli lisânını kullanarak geniş bir kitleye hitap etmişlerdir. Çünkü yazılan şiirler lirizmden uzaktır ve tamamıyla öğretici bir vasıf taşımaktadır. Şeriatın ahkâmını duyurmayı kendilerine bir görev sayarlar. Yunus Emre’nin aşağıdaki örneğinde olduğu gibi:
Sana derim ey velî dur erte namazına
Eğer değil isen ölü dur erte namazına
[8]
            Tamamen öğretici eser vermeyi kendisine görev bilen Yunus Emre’nin bu tutumu, onun fazlaca okunmasını sağlamış, tasavvuf şiirine olan ilginin artmasını sağlamıştır. Anadolu sahasında 13. yüzyılın ortalarından 14. yüzyılın başlarına kadar birçok eser veren Yunus Emre, kendisinden sonra gelen şairler için de örnek teşkil etmiştir. Bu şairler başlangıçta Arap ve Fars edebiyatlarının etkisinde kalsalar da Âşık Paşa, Kaygusuz Abdal gibi isimler, Yunus Emre tarzını, milli zevki koruyarak sürdürmüşlerdir.[9]
            Türk Tasavvuf şiirinin  şekil özelliklerine, Divan ve Halk edebiyatlarıyla olan ilişkisine değinelim biraz da. Prof. Dr. Abdurrahman Güzel, “Tekke şiiri, halkın, anlayabileceği bir dille, başlangıçta milli vezin ve yaşayan Türkçe ile meydana getirilen edebî mahsullerdir”[10] der. Bu mahsüller Divan ve Halk şiiri geleneğinden beslenmiş, iki alanla da yakından bağı olmuş eserlerdir. Hal böyle olunca da yazılan şiirler de aruz ve hece ölçüleri kullanılarak yazılmıştır. Ancak mutasavvıf şairler, Divan şiiri bilgisine sahip olsalar da zaman zaman hece ölçüsünü kullanmışlardır. Bunun sebebi ise yukarıda belirtildiği gibi öğretici, halkın anlayabileceği türde şiirler yazılmasıdır.[11]
            Hem Türk hem de Arap-Fars  şekillerini kullanıp, bu iki kültürü birleştirerek şiirler yazan şairler de vardır. Bazen Halk şiiri şekliyle divan şiiri veznini, bazen de Divan şiiri şekliyle de Halk şiirleri yazılmıştır:
“Mefâîlün mefâîlün faûlün
Girüben ‘ışk denizin boylayanlar
Ma’âni izleyip soy soylayanlar”[12] örneğinde olduğu gibi.
            Kâfiye konusuna değinecek olursak; Türk Tasavvuf Şiirinde belirli bir kısıtlama yoktur. Zengin, tam, yarım kâfiyelere sıklıkla rastlanır. Kâfiyeye oldukça önem veren Tasavvuf şairleri, bazen benzer sesleri bile kâfiye olarak kullanırlar. Göz kâfiyesine aykırı sesleri bile kullanmaktan çekinmezler. “kaf-kef, kaf-gayın, te-dal” gibi harfleri ayırt etmeksizin kafiye olarak kullanmışlardır[13]:
“Şâhâ  zülfün boynuma dolaştugı
Fâş iduben gizlü râzım açdugı”
            Türk Tasavvuf şiirinde nazım şekil ve türleri oldukça fazladır. Mutasavvıf şairler hem Divan edebiyatının hem de Halk edebiyatının nazım şekillerini kullanmışlardır. Divan edebiyatına ait şekilleri şöyle sıralayabiliriz: Kaside, gazel, mesnevi, musammat, kıt’a, tuyuğ ve müstezad. Halk edebiyatına ait şekiller ise koşma ve manidir.
            Türk Tasavvuf şiirinde nazım türleri konularına göre dört ana başlıkta toplanır:
A.    Allah Hakkında Yazılan Türler : Tevhid, ihlâsnâme, ilâhi, vahdet-nâme, esma-i Hüsna, münacat, elif-name
B.     Peygamberler Hakkında Yazılan Türler : Nâ’t, gevher-nâme, dolab-nâme, esma-ı nebi, siretü’n nebi, mu’cizât-ı nebi, hicret-nâme, mevlid, mirac-nâme, hilye, kırk hadis ve şefaat-name.
C.     Din ve Tasavvuf Yolunun Büyükleri Hakkında Yazılan  Türler: Menakıb-name ,velayet-nâme, evliya-nâme, mehdiye, mersiye, maktel-i Hüseyin, düvaz-nâme.
D.    Dini ve  Tasavvufi Düşüncelerle İlgili Yazılan Türler : Vücud-nâme, ayet-nâme, nasihat-nâme, ibret-nâme, fazilet-nâme, fütüvvet-nâme, gazavat-nâme, mansur-name, tenbih-nâme, besmele-nâme, salat-nâme, minber-nâme, oruç-nâme, ramazan-nâme, hac-nâme, kâbe-nâme, istihrac-nâme, istimdad-nâme, tac-nâme, nevruz-nâme, tahassür-nâme, fetva-nâme, tarikat-nâme, telkin-nâme, erkan-nâme, nutuk, hikmet, devriye , şathiye, vasiyet-nâme ,vakfiye-nâme, kıyamet-nâme ve mahşer-nâme.[14] 
Türk Tasavvuf edebiyatını üç döneme ayırabiliriz. Birinci dönem “ hazırlık ve oluşum”  dediğimiz 10. ve 11. yüzyıllardır ki, tasavvuf şiirlerinin ilk örnekleri Türkistan yöresinde verilmiştir. Türklerin eski dini öğretilerini de barındıran geleneksel Türk şiiridir. İkinci dönem ise 13 ve 15. yüzyıllar arasıdır ki bu döneme de “gelişme ve yayılma” adını verebiliriz. Bu dönemde Yusun Emre, Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli, Kaygusuz Abdal, Gülşehri, Aşık Paşa ve daha bir çok mutasavvıf şair yetişmiştir. Özellikle Yunus Emre tarzı oluşmuş ve diğer şairler tarafından da benimsenmiştir. Üçüncü dönem ise 16 ve 17. yüzyıllardan sonra nitelikli edebi eserlerin azalması, düşünce ve üslup bakımından daha önceki eserlerden ileriye gidilememesi sebebiyle oluşan döneme de “duraklama ve dönüşüm” adını verebiliriz.[15]
      Tasavvufun tanımından, Türk tasavvuf şiirinin tarihi gelişiminden, şekil özelliklerinden, şekil ve türlerinden bahsettiğimize göre asıl konumuz olan 14. ve 19. yüzyıllar arası Türk tasavvuf şiirini ele alabiliriz.
      14. yüzyıl Türk tasavvuf şiiri, dünya tarihine yön veren Osmanlı Devleti’nin kurulduğu döneme denk gelir. Devletin resmi dilinin Türkçe olması ve bu dilde yazılmış büyük bir edebiyatın doğması Osmanlı Devleti zamanında mümkün olmuş, Batı Türkçesi, Anadolu’da edebiyat dili haline gelmiştir. Selçuklu Devleti’nin çöküşünden sonra ortaya beylikler, Türkçeye çok önem vermiş ve birçok eser ortaya koymuşlardır. Bu eserler; Kısas-ı Enbiya Tercümesi, Cevâhirü’l Esdâf gibi daha çok dini eserlerdir. Özellikle şairlerin isteyerek Türkçe eserler vermesi, Anadolu ‘da Milli Edebiyat çağının açılmasını sağlamıştır.
      14.  yüzyılda, bir yandan tekkeler görevlerini devam ettiriyorlardı bir yandan da yeni tarikatlar kuruluyordu. Yoğunlaşan bu fikri ve zühdi hareketlenmeler, tasavvuf şiirinin gelişmesini ve yeni temsilcilerinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Âşık Paşa, Gülşehrî, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Kadı Dariri bunlardan bazılarıdır.[16]
      Gülşehrî, Âşık Paşa, Kaygusuz Abdal bu asrın en önemli mutasavvıf şairlerindendir. Gülşehri’nin hayatı ile ilgili pek bilgi olmamakla beraber Kırşehirli olduğu ve  13. yüzyılın sonlarıyla 14. yüzyılın başlarında yaşadığı ve Yunus Emre’den hemen sonra geldiği bilinmektedir. Felek-nâme, Risale-Aruz ve Feridüddin Attar’ın Mantıkü’t-Tayr adlı eseri genişleterek yazdığı eserleri vardır. Nazım tekniğine hakimdir, dili ve aruzu iyi kullanır.[17]
      Bu yüzyılın şöhret kazanmış bir diğer mutasavvıf şairi de Âşık Paşa’dır. Asıl adı Ali olan Âşık Paşa’nın ailesi Horasan göçmenidir. Şöhretli bir aileden gelir. Dedesi tanınmış şeyhlerden olan Baba İlyas’tır. Babası ise Konya’ da bir müddet hükümdarlık yapmış Baba Muhlis’tir(Muhlis Paşa). Ailesinin verdiği rahatlıkla iyi bir eğitim almıştır. Daha sonra Kırşehir’e yerleşmiş ve orada bir zaviye kurmuştur.  Eserleri sâde bir dille yazılmıştır ve Türkçe’ye sahip çıkmıştır. En büyük eseri “ fâilâtün fâilâtün fâilün”  kalıbıyla yazdığı Garib-nâme’dir. Dini-tasavvufi olan bu eser 12 bin beyittir ve 10 bâbdan oluşur. Öğretici bir eser olan Garib-nâme’nin sanat değeri yüksek değildir. Çünkü Âşık Paşa şairliğinden çok şeyhliğiyle tanınır. Diğer eserleri ise şunlardır: Fakr-nâme, Vasf-ı Hal ve Kimya Risalesi, ayrıca hece ve aruzla yazılmış 70 kadar şiiri de vardır.[18]
      14. yüzyılın en tanınmış ve en güçlü şairi ise Kaygusuz Abdal’dır. Kaygusuz Abdal, en az Yunus Emre kadar güçlü olan Kaygusuz, eser ve şiirlerinin miktarı adedince de Yunus Emre’den daha fazla eseri vardır. 15. yüzyılın 1. Yarısına kadar uzun bir ömür sürmüştür.(d.1341’den sonra- ö.1444) Babası Teke ili, Alâiye sancağı beyi Hüsameddin Mahmud’dur. Asıl adı Alaaddin Gaybî’dir ancak Kaygusuz Abdal mahlasıyla ün salmıştır. Bektaşi geleneğine mensup olan Kaygusuz, bu geleneğin en güçlü temsilcilerinden biridir.
      Tasavvuf öğrenimini Elmalı’da bulunan Abdal Musa’nın yanında tamamladı. Uzun müddet onun terbiyesinde yetişmiştir. Tasavvuf öğrenimini tamamladıktan sonra, Mısır, Hicaz, Suriye ve Irak gibi yerleri dolaşmış, en sonunda da Anadolu’ya dönmüştür. Mezarının Elmalı’nın Tekke köyündeki Abdal Musa türbesinde olduğu tahmin ediliyor[19]
      Kaygusuz Abdal’ın eserleri manzum,mensur ve manzum-mensur karışıktır. Bunlar:
a.       Manzum Eserleri: Divan, Gülistan, Mesnevi-i Baba Kaygusuz(1-2-3), Gevher-nâme, Minber- nâme.
b.      Mensur Eserleri: Budala-nâme, Kitab-ı Miglate, Vücud-nâme, Risale-i Kaygusuz Abdal(Tercüme)
c.       Manzum-Mensur Eserleri: Saray-nâme, Dil-gûşa[20]

Bu makalede genel bir değerlendirme yaptığımız için eserlere değinmeden şiir örneği vererek geçeceğiz. Kaygusuz’un toplumsal sorunlar üzerine dikkat çektiği, toplumsal ve dinsel şartların tabu olarak milletin kafasına yerleştiğini anlatan, Yar. Doç. Mustafa Tatcı’nın şerh ettiği şu şiiri oldukça önemlidir:

Bir kaz aldım ben karıdan
Boynu da uzun borudan
Kırk abdal kanın kurudan
Kırk gün oldu kaynadırım kaynamaz

Sekizimiz odun çeker
Dokuzumuz ateş yakar
Kaz kaldırmış başın bakar
Kırk gün oldu kaynadırım kaynamaz

Kaza verdik birkaç akça
Eti kemiğinden pekçe
Ne kazan kaldı ne kepçe
Kırk gün oldu kaynadırım kaynamaz

Kaz değilmiş be bu azmış
Kırk yıl kaf dağını gezmiş
Kanadın kuyruğun düzmüş
Kırk gün oldu kaynadırım kaynamaz

Kazı koyduk bir ocağa
Uçtu gitti bir bucağa
Bu ne haldir hacı aga
Kırk gün oldu kaynadırım kaynamaz

Kazımın kanadı selki
Dişi koyun emmiş tilki
Nuh Nebi'den kalmış belki
Kırk gün oldu kaynadırım kaynamaz

Kazımın kanadı sarı
Kemiği etinden iri
Sağlık ile satma karı
Kırk gün oldu kaynadırım kaynamaz



Kazımın kanadı ala
Var yürü git güle güle
Başımıza kalma bela
Kırk gün oldu kaynadırım kaynamaz

Suyuna biz saldık bulgur
Bulgur Allah deyü kalgır
Be yarenler bu ne haldir
Kırk gün oldu kaynadırım kaynamaz


Kaygusuz Abdal n'idelim
Ahd ile vefa güdelim
Kaldırıp postu gidelim
Kırk gün oldu kaynadırım kaynamaz




  Mustafa Tatcı’nın ifadesiyle Kaygusuz Abdal, bu şiirle toplumsal eleştirilerini, simgelerle örgülemiş ve gerçek üstü öğelere dönüştürmüştür. Kaygusuz bu şiiriyle, kendi nefsi ile mücadele eden bir insanı ele alıyor. Kaz, pişmeyen, sert mizacıyla insan nefsini temsil eder. “ Karı” olarak ifade edilen kavramla da yaşlı ancak bakımlı olan dünyayı kastediyor.[21]

            Kaygusuz Abdal’ın bu şiiri şathiye karakterindedir. Bu şiiri gibi divanında birçok şiir vardır. Bu şiirlerinde Allah ile samimi bir üslupla konuşmakta veya dünyanın geçici zevklerine kapılan insanı alaycı bir şekilde eleştirmektedir.[22]
            14. yüzyılda Osmanlı Devleti doğmuş ve hızla genişleme safhasına geçmiş, cihan devleti olma yolunda emin adımlarla ilerlemiştir. 15. yüzyıl da, Osmanlı Devleti’nin kendini dünyaya duyurduğu asırdır.
            Bu dönemde Türkçe’ye verilen önem de artmıştır. Halkın dili olduğu kadar edebi ve resmi anlamda da kabul görmüştür. Pek çok alim ve şair hükümdarlar tarafından himaye edilmiş ve desteklenmişlerdir.
            Muradî mahlasıyla şiir yazan 2. Murad, avnî mahlaslı Fatih Sultan Mehmed, Adlî mahlaslı 2. Bayezid’in yazdıkları sûfiyane şiirler de dikkati çekmiştir. Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethi, Ortadoğu ve Avrupa’da yeni fetihlere kapı açmış, Türkleşme ve İslamlaşma hareketleri hız kazanmıştır. Buna paralel olarak da medreselerin, tekkelerin önemi gittikçe artmıştır. Bu yüzyılın mutasavvıf şairleri de halkın anlayacağı dilde şiirler yazmaya devam etmişlerdir. 15. yüzyıldaki önemli mutasavvıf şairleri şunlardır:
Eşrefoğlu Rûmi, Hacı Bayram-ı Velî, Akşemseddin, Süleyman Çelebi, Kemal Ümmî, Emir Sultan, İbrahim Tennûri v.d.
            Bu asrın önemli mutasavvıf şairlerinden ve alimlerinden olan Akşemseddin(1390-1459), bilindiği gibi Fatih Sultan Mehmed’in hocasıdır ve İstanbul’un fethine katkısı olmuştur. Şam doğumlu olduğu bilinen Akşemseddin, küçük yaşta ailesiyle birlikte Anadolu’ya gelerek Amasya’nın Kavak nahiyesine yerleşmiştir.[23]
            Akşemseddin iyi bir medrese tahili ve dini eğitim görmüştür. Fatih’in hocası olması ve Osmancık Medresesi’ne atanması bunun göstergesidir. Akşemseddin’in devlet kademesindeki yetkinliğinin yanı sıra, şer’i ilimler, tasavvuf ve tıpla da uğraşmış ve birçok eser vermiştir. Bunlar: Risalet-i Nuriye, Makâmat-ı Evliya, Def’ül Metâini’s-i Safiyye(Hall-i Müşkilat), Risale-i Zikrullah, Risaletü’d Dua, Risaletü’ş Şerh, Akval-ı Hacı  Bayram, Telhî fi Def’i Mevâin, Risalü’n fi’t Tıp.[24]
            Bu asrın önemli bir diğer mutasavvıfı da mevlidiyle tanıdığımız Süleyman Çelebi’dir. Hayatı hakkında pek bir bilgimiz yoktur. İyi bir eğitim gören Süleyman Çelebi, Sultan Bayezid’in Divân-ı Hümayün imamlığını, daha sonra da Bursa Ulu Camii başimamlığına getirilmiştir.
            Vesiletü’n Necat, sade bir dille manzum bir şekilde yazılması, dini bir heyecan vermesi, özel bir makamla camilerde, evde okunması sebebiyle Süleyman Çelebi’nin herkesçe kabul görmesini sağlamıştır. Vesiletü’n Necat, mesnevi nazım şekliyle yazılmış bir mevliddir. Ahenk unsurları sebebiyle şiir oldukça akıcıdır. Şiir, geçmişten günümüze gelen bildiğimiz icra tarzının yanı sıra bestelenmiştir. Aruz’un fâilâtün fâilâtün fâilün kalıbıyla yazılan eser 768 beyittir ve Hz. Peygamber’in hayatından ve mucizelerinden bahseder.[25]
            Hacı Bayram Veli, bu asrın bir diğer önemli mutasavvıflarındandır ve Akşemseddin’in de mensubu olduğu Bayramiyye Tarikatı’nı kurmuştur. Asıl adı Numan’dır ve Ankara’nın Zülfadl(Solfasol) köyünde doğmuştur. Kuvvetli bir medrese eğitimi gördükten sonra Ankara’da Kara Medrese-Melike Hatun Medresesi’nde müderrislik yapmıştır. Daha sonra müderrisliği terk ederek Hamidüddin Aksarâyi’ye(Somoncu Baba) intisab etmiştir. Şeyhi ile diyar diyar dolaştıktan sonra tekrar Aksaray’a dönmüşlerdir. Şeyhi ölünce de Ankara’ya yerleşerek Bayramiyye Tarikatı’nı kurmuştur.
            Hacı Bayram’ı çağının Yunus Emre’si olarak tanımlayabiliriz. Çünkü milli edebiyatın ve tasavvufi hayatın gelişip yayılmasında önemli bir rol oynamıştır. Akşemseddin, Eşrefoğlu Rûmi ve Dede Ömer Sıkkini gibi isimler Hacı Bayram’ın yanında yetişmişlerdir.
            1429-30 yıllarında Ankara’da vefat eden Hacı Bayram Veli, Hacı Bayram Külliyesi’nde yatmaktadır.
            Hacı Bayram’ın yazılı bir eseri yoktur. Elimizde yalnızca heceyle yazılmış üç, aruzla yazılmış iki şiir vardır. Bu şiirleri şathiye ve ilahi türündedir.[26]

Bilmek istersen seni
Can içre ara canı
Geç canından bul anı
Sen seni bil sen seni
Kim bildi ef’alini
Ol bildi sıfatını
Anda gördü zatını
Sen seni bil sen seni
Görünen sıfatındır
Anı gören zatındır
Gayri ne hacetindir
Sen seni bil sen seni
Kim ki hayrete vardı
Nura müstagrak oldu
Tevhid-i zatı buldu
Sen seni bil sen seni
Bayram özünü bildi
Bileni anda buldu
Bulan ol kendi oldu
Sen seni bil sen seni
            Hacı Bayram’ın bu şiiri, insanın ilahi aşka erişmek için nefsini bilmesini, terk etmesini anlatan bu şiiri herkesçe bilinen ve kolayca söylenen bir ilahidir.
            16. yüzyıl, şüphesiz, Osmanlı Devleti’nin en parlak dönemidir. Bu yüzyılda devlet gelişimini sürdürmüş ve üç kıtaya yayılan büyük bir imparatorluk haline gelmiştir. Hal böyle olunca başkent İstanbul, her açıdan önemli bir merkez olmuştur. Yöneticilerin de kültür ve sanat hareketlerini desteklemeleriyle bu bölgede yüksek kültür anlayışı oluşmuş ve bu anlayışı kıdemli çevreler kabul etmiştir. Kısacası Divan Edebiyatı revaçtadır. Bâki, Fuzûli, Zâti, Yahya Bey, Hayali Bey gibi isimler hep bu dönemde yetişmiştir. Bu gelişmelerle Tekke-Tasavvuf çevresi eski ününü kaybetmiş ve biraz daha arka planda kalmıştır.
            Mutasavvıf şairler bu dönemde de Halk ve Divan edebiyatları etkisinde şiir yazmaya devam ederler.  Bu etki bu dönemde daha da artmıştır. Eskiden aruzla şiirler yazan Mevleviler artık heceyle de yazmaya başlamışlardır.[27]
            Bu dönemin önemli mutasavvıf şairleri de şunlardır: Hataî, Öksüz Dede, Kul Mehmet, Üftâde, İbrahim Gülşenî, Vâhib Ümmî, Aziz Mahmud Hüdâyi, Pir Sultan Abdal v.d.
            Bu dönemin en önemli mutasavvıf şairlerinden biri hiç şüphesiz Pir Sultan Abdal’dır.  Pir Sultan Abdal, 16. Yüzyılın sonu ile 17. Yüzyılın başında yaşamıştır. Hayatı ile ilgili pek bir bilgimiz olmayan Pir Sultan Abdal’ın asıl adı Haydar’dır. Sivas’ın Yıldızeli kazasına bağlı Banaz köyünde doğmuş, Sivas’ta ölmüştür.
            Osmanlı-Safevî savaşlarının yoğun olarak yaşadığı bir dönemde yaşamış olan Pir Sultan, Alevî-Bektâşi şiirinin önemli isimlerinden biridir. Pir Sultan Abdal, Safevîler lehindeki sözleri ve devlete karşı olan tutumları sebebiyle Sivas Beylerbeyi Hızır Paşa tarafından idam ettirilmiştir.
            Pir Sultan’ın yazdığı şiirler Halk Edebiyatı geleneğine göredir. Şiirlerinin yapısı itibariyle halk ozanlarına benzer. Şiirlerini 11’li, 8’li ve 7’li hece ölçüleriyle yazmıştır. Koşma ya da mani biçiminde olan şiirleri dörtlüklerden oluşur.
            Pir Sultan, şiirlerinde yaşadığı dönemin belli başlı olaylarından kesitler sunar. Dini şiirlerinin yanı sıra din dışı şiirleri de vardır. Tarikatla ilgili şiirlerinde Alevîlik-Bektâşilik geleneğinden ve unsurlarından bahseder.[28]
Hızır paşa bizi berdar etmeden,
Açılın kapılar şaha gidelim.
Siyaset günleri gelip yetmeden,
Açılın kapılar şaha gidelim.

Gönül çıkmak ister şahın köşküne,
Can boyanmak ister Ali müşküne.
Pirim Ali on'ki imam aşkına,
Açılın kapılar şaha gidelim.

Her nereye gitsem, yolum dumandır,
Bizi böyle kılan ahd-ü amandır.
Zincir boynum sıktı hayli zamandır,
Açılın kapılar şaha gidelim.

Yaz selleri gibi akar çağlarım,
Hançer aldım, ciğerciğim dağlarım.
Garip kaldım, şu arada ağlarım,
Açılın kapılar şaha gidelim.

Ilgın ılgın eser seher yelleri,
Yare selam eylen urum erleri.
Bize peyik geldi şah bülbülleri,
Açılın kapılar şaha gidelim.

Bir taze sevgidir, yeni beğendim,
Anam, atam yoktur vere öğüdüm.
Kıyman beyler kıyman, ben genç yiğidim,
Açılın kapılar şaha gidelim.

Pir Sultan'ım eydür: Mürvetli şahım,
Yaram baş verdi, sızlar ciğergahım.
Arşa direk direk olmuştur ahım,
Açılın kapılar şaha gidelim
            Pir Sultan Abdal’ın asılmasına sebep olan söylemlerini yansıtan bu şiri, Pir Sultan Abdal’ın Hızır Paşa’ya karşı tutumunu açıkça göstermektedir. Sözünün savunucusu olmaktan vazgeçmeyen Pir Sultan, bu tür şiirleri sebebiyle asılmaktan kurtulamamıştır.
            17. yüzyıl, siyasi açıdan Osmanlı Devleti’nin duraklama dönemine girdiği asırdır. Buna rağmen kültürel hayat belirli ölçülerde devam eder. Klasik Türk şiiri rayına oturmuş, halk şiiri de en parlak dönemlerinden birini yaşamıştır. Temeli bu iki şiir geleneğine dayanan Türk Tasavvuf şiiri, bunların aksine pek gelişme gösterememiştir. Bunun sebebiyse tekke mensuplarıyla bazı medreselerin yaşadıkları münakaşalardır. Bu münakaşalar dini ve ledünni konulardaki karşılıklı suçlamalardan ibarettir. Buna rağmen birçok şair yetişmiş ve birçok eser verilmiştir. Bu asrın bazı mutasavvıf şairleri şunlardır:
            Adem Dede, Sinan Ümmi, Niyazi-i Mısrî, Şeyhü’l İslam Yahya Efendi, Gaybî Sun’ullah, Kul Nesimi, Âşık Virâni v.d.
            Bu asrın en önemli isimlerinden birisi de hiç şüphesiz Niyazi-i Mısrî’dir(1618-1692). Asıl adı Mehmet olan Niyâzi-i Mısrî, Malatya’nın Soğanlı köyünde doğmuştur. Çeşitli medreselerde eğitim görür ve birçok yerde de vaaz vermiştir. Küçük yaşta Malatya’lı Halvetî şeyhi Hüseyin  Efendi’ye intisab eder. Daha sonra Diyarbakır, Mardin, Mısır gibi yerlere gider ve eğitimini sürdürür. Eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul ve Anadolu’da irşad çalışmalarına başlar. Sultan 4. Mehmed tarafından orduya manevi bir güç vermesi için orduyla beraber Lehistan seferine gönderilir. Seferdeyken kendisine atılan iftiralar sebebiyle Limni’ ye sürgüne gönderilir. Daha sonraları birkaç defa daha iftiraya uğrar ve yine Limni’ ye gönderilir, burada vefat eder.
            Türkçe ve Arapça, manzum ve mensur on ciltten fazla eseri bulunmaktadır. Şiirlerinde  Nesimî, Fuzûli ve Yûnus Emre’den etkilendiği görülür. Tasavvuf ve vahdet-i vücûdu Yûnus Emre gibi şiirlerinde kolayca işlemiştir. Divanının temel özelliği tasavvufî olmasıdır. Bu divan çoğunlukla gazellerden oluşur. Bunların yanında dört muhammes, bir müseddes, yedi tane de murabba vardır. Şiirlerini aruz ve hece ölçüleriyle yazmıştır. Şiirlerinde çoğunlukla dini konuları işleyen Mısrî, bazı ünlü kişilere ve şeriata medhiyeler yazmıştır. Eserleri ise şunlardır:
            Divan, Risaletü’t Tevhid, Şerh-i Esma-i Hüsnâ, Sure-i Yusuf Tefsiri, Es’ile ve Ecvibe-i Mutasavvıfâne, Şerh-i Nutk-ı Yunus Emre, Risale-i Hızriye, Fatiha Tefsiri, Risale-i Hiye-i Hz. Hüseyin, Sûre-i Nur Tesfsiri, Risale-i Belgrat, Risale-i Vahdet-i Vücûd, Risale-i Devriye, Tahir-nâme, Risale-i Hasaneyn.
Ey gönül gel gayrıdan geç aşka eyle iktida
Zümre-i ehl-i hakikât anı kılmış mukteda,
Cümle mevcudat u malumata aşk akdem dürür
Zira aşkın evveline bulmadılar ibtida.
Hem dahi cümle fena buldukta aşk bâki kalır,
Bu sebepten dediler kim aşka yoktur intiha
.
Dilerim senden Hüda’ya eyle tevfikin refik,
Bir nefes gönlüm senin aşkından etme gel cüda.
Masivâ-yı aşkının sevdasını gönlümden al,
Aşkını eyle iki alemde bana âşinâ.
Aşk ile tamûda olmak cennetidir aşıkın,
Lîk cennette olursa tamûdur aşksız ana.
Ey Niyazi mürşid istersen bu yolda aşka uy,
Enbiya vü evliyaye aşk oluptur rehnüma.
            Niyazi-i Mısrî bu şiirinde ilahi aşkı açık bir şekilde işler. Bütün beyitlerinde aşktan bahseden Mısrî, şiire kendi gönlüne, nefsine seslenerek başlar. Gönlünün aşka uymasını ve kalp gözünün açık olmasını ister. Böylece başka bir şeye ihtiyaç duymadan doğru yolun bulunabileceğini telkin eder. Şiir boyunca aşktan bahseden Mısrî, ilahi aşkın insan için bir mürşid olabileceğini belirterek şiirini bitirir.[29]
            18. yüzyıldaki siyasi gelişmeler Osmanlı Devleti’nin bütünlüğü açısından bazı sıkıntılara yol açmıştır. Osmanlı Devleti, Karlofça Antlaşmasının ağır hükümleri sonucu toprak kaybetmeye devam ediyordu. Siyasi anlamda hal böyle iken edebiyatımızda da pek bir gelişme olmamıştır. Divan Edebiyatı’nda Nedim ve Şeyh Galip dışında yetenekli şairler yetişmemiştir. Ancak önemli şairlerin önderliğinde dilde sadeleşmeye ve edebiyatta millileşmeye gidilerek “ mahallileşme cereyanı” adında bir akım oluşturulmuştur. Bu akımla Divan Edebiyatı’na halkın söyleyişleri, deyimleri ve sesleri girmiş, şiire sade bir güzellik katmıştır.[30] Halk Şiiri ise 17. yüzyıldaki eğilimini devam ettirmiş, Divan Şiiri’ne yaklaşmaktan vazgeçmemiştir.
            Tekke şiirinde de belirgin bir gelişme olmamıştır. Verilen eserler eski bilgileri tekrardan ileriye gitmemiştir. Şeyh Galip, Esrar Dede gibi isimlerin verdikleri eserler dışında özgün eserlere rastlanmaz. Şuâra-yı Mevlevî ve Hüsn ü Aşk bu dönemde verilen orijinal eserlerdir. Tasavvuf Şiiri’nde dikkati çeken bir diğer nokta da Alevî-Bektaşî nefeslerin zengin oluşudur. Bunda Pir Sultan’ın Etkisi büyüktür.[31]
            Bu dönemde yetişen bazı mutasavvıf şairler şunlardır: Süleyman Nahîfî, Esrar Dede, Bursalı İsmail Hakkı, Erzurumlu İsmail Hakkı, Hasan Sezai Gülşenî, Neccarzâde Şeyh Rızâ, Ahmed Mürşid, Mehdî, Mahvî v.d.
            Erzurumlu İsmail Hakkı, bu asrın önemli mutasavvıf şairlerindendir. 1703’te Erzurum-Hasankale’de doğan İsmail Hakkı, küçük yaşta babasının şeyhi Hasan Fakirullah’a bağlanmıştır.  Şeyhinden çok şey öğrenen İsmail Hakkı, ilahi aşk terbiyesiyle yetişmiştir. Şeyhinin Siirt’in Tillo köyündeki dergahında yerleşen İsmail Hakkı, şeyhi öldükten sonra dergahın başına geçmiş ve 1772’de ölmüştür. On yedi civarında eseri olan İsmail Hakkı’nın önemli eserleri İlâhi-nâme(Dîvan) ve Marifetname’sidir. Diğer eserleri şunlardır: İrfaniye, İnsaniye, Mecmuatü’l Maânî, Tuhfetü’l Kiram, Nühbetü’l Kelâm, Meşâriku’l Yûh, Sefîne-i Rûh, Kenzü’l Fütuh, Definetü’r Ruh, Rûhu’ş Şürûh, Ülfetü’l En’am, Urvetü’l İslâm, Hey’etü’l İslâm.[32]
            17. yüzyıl mutasavvıf şairlerinden Niyazi-i Mısrî’den etkilenen İsmail Hakkı, Marifetnâme’sine Mısrî’nin Risale-i Devriye’sini aynen almıştır.[33]  İsmail Hakkı’nın Marifetname’si bir ansiklopedi niteliğindedir. İsmail Hakkı bu eserde, astronomi, ahlak, tasavvuf, felsefe, musiki, fen ve tıp gibi ilimlere yer vermiştir.
                        Günümüzde hemen hemen hepimizin bildiği aşağıdaki ilahisinde, ilâhi aşkı çok açık bir dille işlemiştir. Didaktik bir vasfı olan şiirde, Allah’a karşı teslimiyeti telkin etmiştir

Hak serleri hayreyler
Zan etmeki gayreyler
Arif ani seyreyler
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Sen Hakk’a tevekkül kil
Tevfiz et ve rahat bul
Sabreyle ve razi ol
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Kalbin ana berk eyle
Tedbirini terk eyle
Takdirini derk eyle
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Bil kadi-i hacati
Kil ana münacati
Terk eyle müradati
Mevla görelim neyler.
Neylerse güzel eyler

Bir isi murad itme
Oldiysa inad itme
Hak’dandir O red itme
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Hak’in olicak isler
Bosdur gam u tesvisler
Ol hikmetini isler
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Hep isleri fakiydir
Birbirine layikdir
Neylerse muvafikdir
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Dilden gami dur eyle
Rabbinle huzur eyle
Tevfiz-i umur eyle
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Sen adli zulüm sanma
Teslim ol oda yanma
Sabr it sakin o sanma
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Dime su niçün söyle
Yerincedir ol öyle
Bak sonuna sabr eyle
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Hiç kimseye hor bakma
incitme gönül yikma
Sen nefsine yan çikma
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Mü’min isi reng olmaz
Akil huyu cenk olmaz
Arif dili teng olmaz
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Hos sabir cemilimdir
Takdir kefilimdir
ALLAH ki vekilimdir
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Her dilde anin adi
Her canda anin yadi
Her kuladir imdadi
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Naçar kalacak yerde
Nagah açar ol perde
Derman ider ol derde
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Her kuluna her anda
Geh kahr u geh ihsanda
Her anda o bir sanda
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Az ye az uyu az iç
Ten mezbelesinden geç
Dil gülsenine gel güç
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Bu nas ile yorulma
Nefsinle dahi kalma
Kalbinden iraG olma
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Her daim ani zikreyle
ZirekliGi koy söyle
Hayran-i hak ol söle
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Gel hayrete dal bir yol
Kendin unut ani bul
Koy gafleti hazir ol
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Her sözde nasihat var
Her nesnede zinet var
Her iste ganimet var
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Vallahi güzel etmis
Billahi güzel etmis
Tallahi güzel etmis
Allah görelim netmiş
Netmişse güzel etmiş



            Devrin bir diğer önemli mutasavvıflarından birisi de Bursalı İsmail Hakkı’dır.  Günümüzde Bulgaristan sınırları içerisinde olan Aydos Köyünde doğmuştur. Bursa^da bir tekke yaptırmış ve oraya yerleşmiştir.  Bursa, İstanbul, Edirne ve Üsküp’te bulunan İsmail Hakkı, Hoca Şeyh Abdulbâki ve şeyh Osman Efendi’den ders alıp irşad çalışmalarına başlamış 1725 senesinde de Bursa’da vefat etmiştir.
                        Bursalı İsmail Hakkı, şairliğinden çok mutasavvıf kimliğiyle ön plana çıkar. Şiirlerinde de daha çok tasavvufî konulara değinir. Tespit edilen 186 eseri vardır. Şiirlerinde çoğunlukla aruz veznini kullanmıştır. Mutasavvıf kişiliğinin ağır basmasına rağmen divanında 360 gazel ve değişik türlerde yazılmış bir çok şiiri vardır. Bunlardan 11 tanesi de hece ölçüsüyle yazılmıştır. İsmail Hakkı, şiiri; duygu ve düşüncelerin öğretilebileceği bir zemin olarak görür ve tasavvufu öğretmek için fırsat bilir. Şekilden çok manaya önem veren İsmail Hakkı, şiirde sadeliğe önem vermiştir.
            19. yüzyıl, Osmanlı Devleti’nin Batılılaşma sürecindeki dönüm noktalarından biridir. Bu yüzyılda Batılılaşma’ya önem verilmiş ve bu süreç hız kazanmıştır. Yeniçeri Ocağı’nın Kaldırılması, Tanzimat ve Islahat Fermanı’nın ilan edilmesi bu yüzyılın önemli olaylarındadır.
                         Birçok sahada başlayan Batılılaşma süreci edebiyatta da kendisini hissettirmiştir.  Yeni türler, muhtevalar edebiyatımıza girmişse de Dinî-Tasavvufî Edebiyat da varlığını sürdürmüştür. Tekke ve medrese çevreleri Batılılaşma karşıtlığıyla ön plana çıkmışlardır. Bunlar arasında da yenilileşme çabasında olanlar da yok değildir. “Kuşadalı” gibi bazı mutasavvıf şairler tekkede halvet yerine halka açılmayı istemişlerdir. Ancak bu çabalar da sonuçsuz kalmıştır.[34]
            Bu yüzyılda yetişen mutasavvıf şairler ise şunlardır: Keçecizade İzzet Molla, Şeyhü’l İslam Arif Hikmet, Adile Sultan, Leskofçalı Galip gibi Divan Edebiyatı kökenli olanların yanı sıra , Türâbî, Müştak Baba, Salih Baba, Ruhsatî gibi Tekke ve Âşık tarzına mensup olanlar da vardır.
                        Bu dönemde âlim kişiliğiyle bilinen Şeyhü’lislam Arif Hikmet, 1786’da İstanbul’da doğar. Vezir İbrahim İsmet Bey’in oğludur. Öğrenimini tamamladıktan sonra Hac görevinini yerine getirir. Daha sonra Kudüs, Medine, Mısır gibi yerlerin kadılığına atanır. İstanbul kadılığına atansa da kabul etmez. Devlet kademesinde çeşitli görevlerde bulunduktan sonra 1859’da İstanbul’da ölmüştür.
            12.000 ciltlik kütüphanesi bulunan Arif Hikmet, bu kitaplarını kütüphaneye vakfetmiştir. Divan Şiiri tarzına şiirler yazan Arif Hikmet’in Tasavvufî şiirleri de vardır. Eserleri: Divan, Tezkire-i Şuâra, Mecmuatü’l Terâcim, Hülâsatü’l Makâlât fî Mecâlisi’l Mukâlemat, El Ahkâmü’l Meriyye fî’t Arazi’l- Emirriye.
            Mürettep bir divanı olan tek kadın şairimiz Adile Sultan 2. Mahmud’un kızıdır. Sarayın şaşalı hayatına rağmen o tasavvufu seçer ve samimi bir şekilde tasavvufî şiirler yazar. Şiirlerinin büyük bir kısmı tasavvufîdir. Divanında hece ile yazılmış ilahileri de vardır. Şiirlerinde vahdet-i vücûd felsefesine de rastlanır.
Sana ahvalimi arz etmeğe hâcet mi var Yârab!
Günahkârım, recâya elde bir kuvvet mi var, Yârab!
Ger ihsânınla mahvolmaz ise bu defter-i cürmüm
Füyûzâtın erişmezse bana râhat mı var, Yârabl


Güzel halk etti gerçi kâinatı kudretin bî şek
Saray-ı dilde, aşktan gayri hoş izzet mi var, Yârab!

Tecelli-i cemâlin âşıkı, zâr ü zebûn eyler.
Bu ihsânından özge âşıka vuslat mı var, Yârab!

Reh-i aşkında âşık, nâlelerle can fedâ eyler.
Bu yolda Âdile'ye başka bir devlet mi var, Yârab!
            Yukarıdaki şiirde görüldüğü gibi Adile Sultan, samimi duygular ve hislenişlerle yazmış olduğu bu münâcâtı, bahsettiğimiz fikrî unsurları yoğun bir şekilde işlemesine rağmen anlatım gücü bakımından çok müstesna bir yer edinememiştir. Özetle yoğun duyguları yüzeysel bir üslupla ele almıştır. Bu özelliği diğer şiirlerine de yansımıştır.[35]
            Türk Edebiyatı, tarihi gelişimi içerisinde değişik sosyal, kültürel ve dini faktörlerin etkisi altında kalmıştır. 10.yüzyıla kadar kendi gelenekleri ve inanç sisteminin değerlerini konu edinen Türk Edebiyatı 10.yüzyılın ikinci yarından itibaren İslamiyet’e toplu geçişlerle birlikte zengin bir kültürle tanışmıştır. İslam kültürü, bu tarihten sonra geniş bir coğrafyayı kendine yurt edinmiş Türk milleti arasında oldukça hızlı yayılmış ve Türk Tasavvuf Edebiyatı’nın gelişmesiyle beraber en güzel örneklerini vermiştir. İşte bu çalışmamızda, genel hatları ile Türk Tasavvuf Edebiyatı’nı incelemeye çalıştık. Başlangıcından günümüze kadar geçirdiği gelişim sürecini yüzyıllara göre tasnif ederek değerlendirdik.
            Sonuç olarak; Türk Tasavvuf Edebiyatı, İslam kültürünü kendisine konu edinerek genel anlamda Türk Edebiyatı’na çok şey katmış hem de İslam Medeniyeti’nin şekillenmesinde önemli rol oynamıştır.


KAYNAKÇA


Abdurrahman Güzel,  Dini Tasavvufî Türk Edebiyatı,  Ankara, Akçağ Yay., 2006.
M. Öcal Oğuz, Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, Grafiker Yay, 2005.
Amil Çelebioğlu, Erzurumlu İsmail Hakkı,  Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1988.
Abdulbaki Gölpınarlı-Pertev Naili Boratav, Pir Sultan Abdal, Derin Yay. , İstanbul, 1953.
Kaygusuz Abdal, Dil Güşâ, İstanbul, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., 2009.
H.İbrahim Şener ve Âlim Yıldız, Türk İslam Edebiyatı, İstanbul, Rağbet Yayınları, 2003.
Abdurrahman Güzel, “Tekke Şiiri”, Türk Dili Dergisi Türk Şiiri Özel Sayısı, 1989.
Mustafa Tatçı, Yunus Emre Divanı, Ankara, Akçağ Yayınları, 1998.
Seyyid Kemal Karaalioğlu, Türk Edebiyatına Giriş, İstanbul, İnkılap Yayınevi.
Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul, Marmara Üniv. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 1994.

Mehmed Fuad Köprülü, Türk Edebiyatı’nda İlk Mutasavvıflar, Akçağ Yayınları, 2009.






[1] Seyyid Kemal Karaalioğlu, Türk Edebiyatına Giriş, İstanbul, İnkılap Yayınevi
[2] Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul, Marmara Üniv. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 1994, s.129.
[3] Kuşeyrî, Kuşeyrî Risalesi, Çev. Süleyman Uludağ, İstanbul, 1978, s. 392
[4] A.g.e. s.393
[5] Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul, Marmara Üniv. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 1994, s.29.
[6] Kadir Özköse, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasında Tasavvufî Zümre ve Akımların Rolü, Cumhuriyet Üniv., İlahiyat Fak., Dergisi, Cilt 7, Haziran 2003, s.249-279
[7] H.İbrahim Şener ve Âlim Yıldız, Türk İslam Edebiyatı, İstanbul, Rağbet Yayınları, 2003, s.116-117
[8] Mustafa Tatçı, Yunus Emre Divanı, Ankara, Akçağ Yayınları, 1998, s.256
[9] Abdurrahman Güzel, “Tekke Şiiri”, Türk Dili Dergisi Türk Şiiri Özel Sayısı, 1989, s.271
[10] A.g.e., s.274
[11] A.g.e., s.274
[12] Kaygusuz Abdal, Dil Güşâ, İstanbul, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., 2009, Mar. V.211b, s.279
[13] Abdurrahman Güzel,  Dini Tasavvufî Türk Edebiyatı,  Ankara, Akçağ Yay., 2006, s. 279
[14] A.g.e., s.13-14
[15] M. Öcal Oğuz, Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, Grafiker Yay., 2005, s293
[16] A.g.e., s.304
[17] Mustafa Tatçı, Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, s.244 (Basım Yok)
[18] A.g.e., s.244
[19] A.g.e., s.316
[20] Abdurrahman Güzel,  Dini Tasavvufî Türk Edebiyatı,  Ankara, Akçağ Yay., 2006, s.376
[21] Mustafa Tatçı, Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, s.339 (Basım Yok)
[22] Abdurrahman Güzel,  Dini Tasavvufî Türk Edebiyatı,  Ankara, Akçağ Yay., 2006, s.376
[23] Emir Hüseyin Enisi, Menakıb-ı Akşemseddin, Sülemaniye Ktb., Esad Efendi Blm., Numara 4666, v.3a
[24] Abdurrahman Güzel, a.g.e., s.401
[25] Abdurrahman Güzel, a.g.e., s.409
[26] Abdurrahman Güzel, a.g.e., s.393.
[27] M. Öcal Oğuz, Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, Grafiker Yay, 2005, s.308.
[28] Abdulbaki Gölpınarlı-Pertev Naili Boratav, Pir Sultan Abdal, Derin Yay. , İstanbul, 1953.
[29] “Niyazi”, İslam Ansiklopedisi, c.9, İstanbul,1970, Seyyid Muhammed Nur-Hacı Maksud Hulusi, Mısrî Divanı Şerhi(hazırlayan, M.Sadettin Bilginer), İstanbul, 1976.
[30] Abdurrahman Güzel,  Dini Tasavvufî Türk Edebiyatı,  Ankara, Akçağ Yay., 2006, s.491.
[31] M. Öcal Oğuz, Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, Grafiker Yay, 2005, s.311.
[32] Amil Çelebioğlu, Erzurumlu İsmail Hakkı,  Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1988.
[33] Abdurrahman Güzel,  Dini Tasavvufî Türk Edebiyatı,  Ankara, Akçağ Yay., 2006, s.497
[34] M. Öcal Oğuz, Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, Grafiker Yay, 2005, s.312.
[35] Abdurrahman Güzel,  Dini Tasavvufî Türk Edebiyatı,  Ankara, Akçağ Yay., 2006, s.526.

1 yorum:

  1. %0 Satış komisyonu, ücretsiz sanal dükkân fırsatı ile Mavi marka ürünler Buypasa’da. Detaylı bilgi için https://ucretsizdukkan.com adresine uğrayabilirsiniz.

    YanıtlaSil